Kocaların öldüremediği kadınlar |
|
"Kocaları ya da eski kocaları tarafından sokak ortasında öldürülen kadınları konuşuyoruz şu sıralar. O kocaların elinden kurtulmayı başarmış, kimi zaman ayakkabısını giymeye bile fırsat bulamadan evinden kaçmış kadınları da konuşmalıyız." diye başlıyor yazı. Şiddete uğrayan kadınların duygu ve düşüncelerini, yaşadıklarını anlatması bakımından çok önemli ve uzun bir yazı. Severek, kaçarak evlenenler de var üstelik şiddet gören kadınların arasında. Ev; dört duvar, iki pencere, bir çatı, bir kapı… Kapı kapalı. İçeride bir adam, insanlıktan çıkmış, karısını dövüyor. Onu kim durdurabilir? Çocuklar korkudan köşeye sinmiş, duvarların rengi griye dönmüş. Ev ‘yuva’ değil bu hâliyle, çilehane… Bir gün değil, iki gün değil; bir yıl değil, iki yıl değil… On yıl, on beş yıl, o evin içinde, bir adamdan korkarak nasıl yaşar bir kadın? Diyelim yaşamak istemedi, ne yapar, nereye gider? O kadının/kadınların gittiği, daha doğrusu can havliyle sığındığı ‘ev’lerden birine konuk olduk. İncitmekten korkarak neden orada olduklarını sorduk. Film ne zaman, nerede kopmuştu? Hepsini bir çatı altında toplayan neydi? Her daim aramızda yaşayan, kendini pek belli etmeyen ve normalmiş gibi duran ‘karısını döven erkek’ tipi, asla normal olmayan apayrı bir ‘tür’ sayılırsa şayet, bu türün ortak davranış özellikleri de tespit edilebilir. Güvenlik gerekçesiyle yer tarifi yapamayacağımız, sadece İstanbul’da olduğunu söylemekle yetineceğimiz bir sığınma evinde görüştüğümüz kadınların tamamı şiddet mağduru olduğuna göre işimiz pek de zor olmayacak. 'Gelinler bir emanettir' düşüncesi artık yokKadınlar, evliliğin daha ilk günlerinde dayakla tanıştıklarını söylüyor. Hemen her vakada şiddete alkol, aşırı kıskançlık ve küfür eşlik ediyor. Daha acısı, dayak bir aile kültürü gibi babadan oğula aktarılıyor. Bir kayınvalide sözgelimi, saçlarını aralayarak, kafasındaki kırık izlerini gösteriyor gelinine ve kendince öğüt veriyor: “Normaldir, kabullen.” Oğlanın kimden el aldığı belli, ananın bu gidişe bir dur diyemediği de… Gelin, evlenmeden önce ne görmüştür peki? Babasından bir fiske bile yememiştir; ama abisi tarafından mütemadiyen hırpalanmıştır ve babanın bu duruma tepkisi bakın ne olmuştur: “Ona dokunma, o zaten el kapısına gidip çekecek.” Kızların baba evinde de, gelin gittiği evde de bir emanet gibi korunup kollandığı, merhametli zamanlar nerede kaldı? Görüştüğümüz kadınların bir kısmının sadece kocalarından değil, kayınlarından ve kayınvalidelerinden de dayak yediği göz önüne alınırsa, dayağın kimi ailelerde beraberce sofraya oturmak, hafta sonu gezmeye gitmek gibi olağan karşılandığı söylenebilir. Başından beri ‘dayak’ diyoruz; ama dayaktan kastımızın bir iki tokat, hatta tekme olmaktan çıkıp öldürme teşebbüsüne doğru gittiğini de söylemek gerek. Filmin koptuğu nokta da burası zaten. Kadın, ölüme en çok yaklaştığıanda kendisini sığınma evinde buluyor. İşte üç farklı ‘o gün’ hikâyesi… Boğulayım diye bekledi Bir kadına, bir daha dönmemek üzere evini terk ettiği o günü anlattırmak kolay değil. Geceleri, sığınma evinin ranzasında bir o yana bir bu yana dönüp dururken yeniden ve yeniden yaşadığı o uğursuz an: “İki eliyle boğazıma çöktü, nefessizlikten boğulmamı ve kollarımın iki yana düşmesini bekliyordu; ama can havliyle elinden kurtuldum.” “O zaman mı karar verdin evden ayrılmaya?” “Evet, beni öldürmek istediğini o an fark ettim. Bir de küçük kızımın şoka girdiğini ve ‘babam annemi öldürdü’ diye sayıkladığını görünce…” “Sonra ne yaptın?” “Hayatımda ilk defa karakola gittim. Beni bir yere götürün dedim. ‘Dönüşü yok, adresini kaybettireceksin, ailenle görüşmeyeceksin.’ diye uyardılar. Ne olursa olsun kararlıydım. Boynumdaki morlukları görünce savcılıkta da, karakolda da işlemlerimi çok hızlı yaptılar ve beni hemen bir sığınma evine yönlendirdiler.” “Kocam, alkol almasaydı, çok iyi bir insandı, ne yalan söyleyeyim.” diyor ikinci kadın. Kocası onu şarj cihazının kablosuyla boğmaya çalıştığında da alkollüymüş zaten. O güne ilişkin tafsilat vermekten kaçınıyor, hatta enteresandır, olaydaki trajikomikliğin de farkında olmalı ki gülümseyerek konuşuyor: “Karakola gittiğimde kablo boynumda asılıydı, bir ayağımda yeşil, diğerinde kırmızı bir çorap… Yanımda iki çocukla, karakollar, sığınma evleri, huzur evleri dolaşmadığım yer kalmadı. Iğdır’a kadar gittim, sonunda buraya geldim.” Biz demiştik, dayak deyince aklınıza bir iki sille, hatta yumruk gelmesin. Hayal gücünüzü zorlayın biraz, havada uçuşan sehpalar, hatta bir elektrik süpürgesi düşünün. Kapalı kapılar ardında neler yaşanıyormuş neler: “En çok da kafamı ayağıyla ezerdi. Sehpayla kafamı kırdı, elektrik süpürgesini üzerime fırlattığında saatlerce şuursuz yatmışım. Uyandığımda kayınvalidem, büyükçe bir bezi burnuma bastırıyordu ki kanama dursun. O olaydan sonra bir süre kimseyi tanıyamadım.” “Peki, evden kaçmaya nasıl karar verdin?” “En son çıkan tartışmada çocuklar korkup salona kaçınca, onları odaya çağırdı ve beni onların yanında dövdü. Ondan sonra da gidip yattı. Hiç pişmanlık duymazdı zaten. Evden gizlice çıktım. Alabilseydim küçük oğlumu yanıma alacaktım; ama nüfus cüzdanımı bile evden polis aldı.” Dört çocuğunu arkasında bırakıp kaçan bu çileli hanım, evdeki en yeni ve hâliyle en kederli sığınmacı… Olup bitenlerin şokunu üzerinden atamadığı besbelli… İki küçük çocuğunu yanına almak istiyor; ama en çok da büyük kızı için üzülüyor, o da babasından dayak yiyormuş çünkü. Büyük kız, ne kadar büyük dersiniz? 6. sınıfta. Yani taş çatlasa 12 yaşında… Ya işte böyle sevgili okur, dayak terbiyesi bazı evlerde küçük yaşlarda başlıyor gördüğünüz üzere, aile kültürü devam etsin diye! Şiddet gören kadınların resmi Dayakçı erkeğin resmini kısmen çizdik, yetersizlik duygusu, güven eksikliği, kaybetme korkusu, ahlaki düşüklük ve türlü çeşitli kişilik bozukluklarıyla cilalanıp parlatılacak bu resimde mağdurlar nasıl görünüyor acaba? Farklı şehirlerden gelip bir çatı altına sığınmış bu kadınların buluştuğu nokta neresi? İlk göze çarpan ortaklık, eğitimsiz olmaları. Öyle ki ortaokulu bitirebilmiş olana ‘şanslı’ gözüyle bakılıyor. Hâliyle aralarında meslek sahibi olan da yok. Gelinen noktada kimi kendini ‘karamsar bir boşluk’ içinde hissediyor, kimi de kocaman bir ‘sıfır gibi’… Gözden kaçırmamamız gereken bir özellikleri daha var onların; sabır… Hikâyelerini dinlediğimiz kadınlardan biri 20, ikisi 15, bir diğeri de 10 yıl boyunca dayağa boyun eğdiğine göre… Niçin sabrettikleri tahmin edilebilir tabii; çocuklar için… Gidecek bir yer bulamama, aç, açıkta kalma korkusu da bir etkendir muhakkak; ama çocuklar söz konusu olduğunda bilirsiniz anneler kaplan kesilir. Sığınma evindeki kadınlarla ilgili belki en dokunaklı gözlem, hepsinin de orada çocuklarına dayanarak duruyor olmaları… Çocuklarını alamadan kaçan kadınları, kolu kanadı kırık duruşlarından, anlamsız bakışlarından tanıyabilirsiniz zaten. Can havliyle kaçarken geride bıraktıkları çocuklarına mı yansınlar, kendi anne babaları tarafından bile, bencillikle suçlanmalarına mı? Enteresandır, o anne babaların bir kısmı kızlarını tek şartla baba ocağına kabul etmiştir: “Sadece sen gel, çocuklar olmaz!” Ve bizim hikâyelerini dinlediğimiz kadınların bir kısmı da “Çocuklarım olmadan asla!” dedikleri için sığınma evini tercih etmiştir. Baba ocağı, başlı başına bir yazı konusudur aslında. Gelenek, “Bir kez çıktıysanız, bir daha mümkünse dönmeyiniz.” der o ocağa; ama bir yandan da kulağınıza fısıldar: “Ama yine de başına bir iş geldiğinde döneceğin yer burasıdır.” İşte bu yüzden, kadınlara ısrarla sorduk: “İlk önce hangi kapıyı çaldınız?” Yatağımı kapı ağzına serdiler Görüştüğümüz kadınların hemen hepsi, ilk önce baba evinin kapısını tıklatmış tabii ki; ama sonuç ortada. Şimdi hepsi de sığınma evinde… Neden böyle? Birçok sebep var. İlki, yukarıda da değindiğimiz gibi anne babanın torunlara mesafeli durması. Hanımlardan biri mesela, hani kocası onu boğmak üzereyken son dakikada kurtulan, işte o, geçen yaz, dayaktan iyice bunalınca ailesinin yanına gitmiş; ama bir süre sonra orada istenmediğini fark etmiş. Nasıl mı? “Yatağım kapı ağzına serilmişti. Ertesi gün valizimi toplayıp kocamın yanına döndüm.” Aile, kızlarının şimdi bir kadın sığınma evinde olduğunu biliyormuş bilmesine de ‘o adamın çocukları’na bakmak istemediklerinden duruma seyirci kalıyormuş… Çocukları yüzünden ailesiyle arası bozulan ve bu yüzden yaşadığı şehri bırakıp İstanbul’a sığınan gözü yaşlı genç bir anneye kulak verelim şimdi de: “Kocamdan, kocamın kardeşinden ve ağabeyinden dayak yediğim için iki çocuğumu alarak ailemin yanına gittim. Hatasını anlar, çocukların hatırına benden özür diler diye bekliyordum; ama bir ay geçmeden başka bir kadınla evlendiğini duydum. Babam, ‘Çocukları babasına gönder. Sen de evlen. Evlenmezsen de başımızın üstünde yerin var.’ dedi. Çocukları gönderdiler, ben gidemedim. Sonra sürekli ağladığım ve çocukları istediğim için evin tadı kaçtı. Babamla düşman gibi olduk, atlayıp buraya geldim.” Anne babalar kızlarını ikna edip kocasının yanına yollama eğiliminde. Bu, ilk bakışta mantıklı ve barışçıl bir eğilim gibi görünüyor; ama kadınlara kalırsa, her kavgada baba evine gidip sonra yine kendi evlerine dönmeleri, “Döner dolanır, açık kapı bulamadığında bana gelir.” diyen kocaların elini güçlendiriyor. Haksız da değiller böyle düşünmekte, kafasına elektrik süpürgesi fırlatılmış kızına “Geleceksen tek başına gel. Yoksa git, çoluk çocuğun için katlan!” diyen ve bir anlamda evladını ölüme gönderen babalar bulunduğu sürece… Hâlbuki kızların sığınma evini tercih etmelerinin bir sebebi de babalarını ölümden kurtarmak. Son günlerdeki üçüncü sayfa haberlerine göz atanlar, “hem karısına hem de kayınpederine ve kayınvalidesine kurşun yağdıran gözü dönmüş koca” haberlerini hatırlayacaktır. Nitekim benzer vakaları bizim hanımlar da yaşamış. İşte birkaç örnek: “Babam, kocama ‘Ne istiyorsun benim kızımdan? Böyle giderse onu alacağım senden!’ diye kızdı bir keresinde. O zaman kocam da babama bıçak çekti, etraftakiler zor ayırdılar.” “Eşim babama silah çekti, araya ben girdim. Orada kalmaya devam etseydim hem benim hem ailemin hayatı tehlikeye girecekti.” Sığınma evinde tersi bir durum da yaşanmış. Kadınlardan biri, yetkililer ısrarla ‘gitme’ dediği hâlde “Eve dönmezsem babamı öldürecekler!” diyerek çıkıp gitmiş ve üç gün sonra gazetelere, o kadının intihar ettiğine dair bir haber düşmüş, şüpheli bir intihar tabii… Sığınma evi, kocasının elinden can havliyle kaçmış bir kadın için en emin kapı… Kadınların çoğu zaman üzerlerindeki kıyafetlerle, ayakkabılarını giyme fırsatı bile bulamadan kaçtığı hesaba katılırsa, pijamadan mantoya her türlü ihtiyaçlarının karşılandığı bu evlerin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. İlk şoku güvenli bir çatı altında atlatmak, avukata, doktora, psikoloğa ücretsiz başvurabilmek, çocukların gönüllü ablalar gözetiminde kreşte oynaması… Her şey iyi hoş; ama nereye kadar? Biz söyleyelim; en az 3, en fazla 6 aya kadar… Sonra? Kadın bir çözüm arayacak, mümkünse bir iş bulacak, ev tutacak, çocuklarını yanına alıp çıkacak. Yıllar yılı aşağılanmış, özgüveni yerle bir edilmiş, eğitimsiz ve mesleksiz bir kadınsınız, aslında kanadı kırık bir kuşsunuz ve mümkün olduğunca çabuk iyileşip uçmanız gerekiyor, hem de yavrularınızla birlikte… Uçabilenler var; fakat gazetelerdeki ‘vasıfsız eleman aranıyor’ ilanlarını cebine koyup kapı kapı dolaşan bir kadının başına neler geleceğini de tahmin edersiniz. Yürüyüşlerinde bir çekingenlik… Sokaktaki herkes onların sığınma evinde kaldığını, babasız anasız olduklarını biliyor sanki… Dillerinde hep aynı cümle: “Ne iş olursa yaparım.” Onlardan biri, tezgâhtarlık, bulaşıkçılık, aşçılık, temizlikçilik yapan biri, bütün bu işler için aylık kaç lira alıyor dersiniz? Sadece 600 lira. Şikâyetçi mi? Pek sayılmaz. “Akşamları çok bitkin geliyorum; öyle ki bir bardak su alacak mecalim olmuyor; ama iş bulamayıp da akşama kadar burada oturan kadınların benden daha bitkin olduğunu görüyorum. Onların kafaları yorgun çünkü…” Sığınma evi yetkilileri, kadınların maaşlarını biriktirmelerine, evlerini döşemelerine yardımcı oluyor; ama asıl mesele iş bulabilmekte. Aralarında güvenlik görevlisi olmak üzere kursa gidip sertifika alanlar var; ama bir kısmı ne yapabileceğini bilemediğinden ya da dolaştığı kapılar yüzüne kapandığından öylece bekliyor, bekledikçe de çöküyor. Sığınma evi yetkililerinden, hayırseverlerden, devletten, artık ellerinden kim tutarsa, bir beklentileri var: “Bizim için özel, hızlandırılmış kurslar açılsa, bir an önce ekmeğimizi elimize alsak…” Nurhan Genç: Oğullarınızı merhametli yetiştirin İstanbul Müftülüğü tarafından görevlendirilen vaize hanımlar, dönüşümlü olarak sığınma evlerinde vaaz veriyor. Bizim sığınma evini ziyaret ettiğimiz gün sıra, Vaize Nurhan Genç’teydi. Bir evin oturma odası gibi döşenmiş salonda, kendisini ilgiyle dinleyen kadınlara hüsranda olan insanın nasıl kurtulacağını anlatıyordu. Bir sığınma evinde, yaralı, incinmiş kadınlara hitap ettiğinin bilinciyle, bazı tavsiyelerde bulunmayı ihmal etmeyerek... Nurhan Hanım’a sorduk: “Buradaki kadınların neyi duymaya ihtiyacı var sizce?” “Yalnız olmadıklarını, Allah’ın çok merhametli olduğunu duymaya ihtiyaçları var. Onlara her zaman ‘Kocalarımızı yetiştiremeyiz; ama oğullarımızı yetiştiririz. Çocuklarımızı Allah’tan korkan insanlar olarak yetiştirelim. Kimseyi değiştirmeye çalışmayalım, kendimizle uğraşalım, gücümüz ancak kendimize yeter.’ diyorum.” Doğurduktan sonra bebeğini görmek dahi istemeyen hamile bir hanımı çocuğunu sahiplenmesi hususunda ikna eden Nurhan Hanım’ın şiddet olaylarının altında yatan sebeplerden biriyle ilgili gayet yerinde tespitleri var: “Kadınlar kendini geliştiriyor. Görev yaptığım Kur’an kursunda hem Kur’an öğreniyorlar hem de her açılan atölyeye geliyorlar; dikiş, nakış, bilgisayar… Beş yıldır kursa devam eden evli öğrencilerim var. Erkekler nerede? Kendini güçsüz, yetersiz hisseden erkek şiddete başvurur.” Sığınma evinde kaldığımıza kimse inanmıyor Kadınların derdi bir değil, iki değil… Aralarında biraz oturup sohbeti koyultunca 40 yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek bir sorunları olduğunu anlıyoruz; geride bıraktıkları kişiler tarafından namussuzlukla suçlanmak… Adresleri gizli olduğu, telefonları kapalı tutulduğu için, kiminin anne babası, kiminin de kocası “O, şimdi kim bilir nerededir? Muhakkak birine kaçmıştır.” gibi hükümler yürütüyormuş. Söyleşinin ilk dakikalarında fotoğraf karesine girmek istemeyen kadınların sonradan sonraya “Yüzümüzü de göster, ismimizi de açık et, hiç değilse çocuklarımızı göster ki burada olduğumuza inansınlar.” demesinde acıklı bir yan yok mu? Sığınma evi yetkilileri, kadınların belli tarihler arasında sığınma evinde bulunduğuna dair bir belge veriyor gerçi; ama onlar artık geriye dönmeyecek olsalar da kocalarının gözünde bir an önce temize çıkmak istiyorlar. Gazetelerdeki şiddet haberleri yakınlarımızı korkutuyor Sığınma evi yetkilileri yabana atılmayacak bir iddia atıyor ortaya: “Karısını öldüren adamlara dair haberler, şiddeti körüklüyor, cinayetlerin detayı, psikopat ruhlar için neredeyse teşvik edici oluyor.” Peki, sığınmacı kadınlar, bu tür haberlerden nasıl etkileniyor? Kimi bir ay önce, kimi daha bir hafta önce ölümle burun buruna gelmemiş miydi? İçlerinden biri ki şiddet görürken ruhun bedenden ayrıldığına ve bir hayal âlemine gittiğine inanan biri; “Sokakta, iş ararken ansızın kocamı görsem, yılan görmüş gibi irkilirim.” diyor. Ama biraz düşününce “Yok!” diyor, “İnsan bir noktadan sonra hiçbir şeyden korkmamaya başlıyor.” Diğerleri de hâlâ tedirgin; ama onlar daha ziyade, bu tür haberlerin geride kalan çocuklarını, yakınlarını korkutmasından rahatsızlar.
|

Bu yazıya 0 Yorum yapıldı.