Sevgiyi örseleyen tehlike: Evde pandomim!

0 kişi tarafından değerlendirildi.

Hayalleri vardı evlilik üzerine. Kırmızı panjurlu olmasa da şirin, sıcak bir yuvası olacak, hafta sonlarında çocuklarını bahçesi olmayan apartmanın birkaç sokak arkasındaki çocuk parkına götüreceklerdi.

Çocuklar koşup oynarken o kocasıyla el ele onları seyredecekti. Hâlâ devam eden sevgilerini, aşklarını birbirlerine tekrar tekrar ilan ettikten sonra çocukları ve gelecekle ilgili uzun sohbetlere dalacaklardı. Eşi en yakın sırdaşı olacak; o, gün boyu yaşadıklarını, çocukların yaptığı yaramazlıkları, sevdiği dizinin en heyecanlı sahnelerini eşine heyecanla anlatacak, eşi de patronundan yediği fırçayı, arkadaşlarının yaptığı şakaları hatta otobüste yer verdiği yaşlı kadının dualı teşekkürünü kendisiyle paylaşacaktı. Beraber gülüp ağlayacak, hayata dair kararları birlikte alacaklardı. Kızgınlıkları bile sadece birbirleriyle paylaşacaklardı.

Ne olursa olsun ilk yapacakları şey konuşmak olacaktı. Oysa evlilik hiç bilmediği bir yönüyle karşılamıştı onu. Nişanlıyken saatlerce konuşup ayrılık saati geldiğinde bir türlü kopamadıkları halde ne değişmişti de dut yemiş bülbüle dönmüştü eşi. Paylaştıkları şeyler azalmış, konuşacak bir şey bulamaz olmuşlardı. Perma yaptırdığı halde saçının fark edilmeyişine, evdeki eşyaların yerinin sık sık değişmesi karşısında bir yorum yapılmamasına ya da çocukların yıldızlı pekiyilerine ‘aferin' demedeki üşengeçliğe de alışmıştı artık. Eşini her gün aynı heyecanla karşıladığı halde ağzından çıkan zoraki bir “Merhaba”yı bozdurup bozdurup harcaması, tükenmez sabrının göstergesiydi. Ancak gün geldi o da yoruldu bu monologdan. Cevapsız kalan ısrarlı sorular, anlatılan en heyecanlı olaylar karşısında bile “Ya? Gerçekten mi?” gibi sıradan nidaların esirgenmesi karşısında bir bıkkınlık, aldırmazlık hakim oldu ilişkilerinde. Böylece evde yeni bir iletişim şekli doğdu: Pandomim. Kendi anahtarını kullanıyorsa yani jest ve mimiklerden oluşan sessiz tiyatro.

Çok tanıdık bir yaşam şekli değil mi? Kimse konuşmaz; ama hangi saatte ne yapılmalı, kim ne sever, ne kadar yer, bilinir ya da bilinmelidir... Cevapsız kalan sorular karşısında yapılacaklar deneme yanılmayla öğrenilmiştir zaten. Genelde kapı zilini çalarak eve girdiği halde o gün kendi anahtarıyla eve giren eş “Bugün hiç havamda değilim. Merhaba bile diyemeyeceğim. Yemeği derhal hazırla, hemen yatacağım.” demek ister. Hanım bir cıngar kopmadan akşamı geçirmek için çocuklara babalarını göstererek “Susun!” işareti yapar ve mutfağa yönelir. Sofrada yemekler sırayla babanın tabağına konur ve hiç kimsenin konuşmaya cesaret edemediği yemek saati geçiştirilir. Bir taraftan yemek yiyip bir taraftan gazeteye göz atan baba, evde oluşturduğu soğuk atmosferi fark etmiş olacaktır ki yatak odasına yönelirken günün hareketini yaparak küçük kızının başını okşayıp geçer. Bu çocuk da dahil herkesin derin bir “oh!” çektiği andır. Ancak her gün böyle geçmez tabii. Genelde doğrudan çalışma odasına geçerek bilgisayar başına oturan erkek, yemek vaktine kadar odadan çıkmaz ve odaya kimsenin giremeyeceği de bilinir.

Annenin kahvaltıda başlayan “akşama ne pişireyim” tarzındaki soruları omuz silkilerek “Ne pişirirsen pişir” anlamına gelecek şekilde cevaplanır. Ancak anne bilir, asla kapuska ya da enginar pişirmemesi gerektiğini. “Yumurtanı nasıl istersin?” sorusuna çay kaşığıyla masaya vurularak cevap veriliyorsa bu “rafadan olsun” demektir. Bardağı kaşıkla şıkırdatmak ise “çayımı tazele” demek olur genelde. Bir süre sonra kadın da bu iletişimsizlik girdabına kapılır ve o da kendine göre yöntemler belirler. Tavanın dibine tahta kaşıkla vurmak “yemek hazır” anlamına gelir.

Biraz abartılı geldi size değil mi bu örnekler. “İnsan konuşmadan durabilir mi diyorsunuz doğal olarak. En yakın dostuyla, konuşmazsa nasıl yaşar insan, diyorsunuz. Öyle ya, bir gün değil, beş gün değil. Ama sürüyor işte. Yıllarca oturup dertleşme adına tek kelime etmeden hayatını sürdüren çiftlerin çevremizde yer aldığını kim inkâr edebilir? Günde on kelimeyi geçmeyen diyaloglarıyla bir evliliği yürütmeye çalışan çiftler var.

Örselenmiş aşklarla iç içeyiz

Örselenmiş, solmuş aşkları bir yana saygının yitirildiği, sorumluluk duygusunun yerini umursamazlığa bıraktığı evliliklerdir bunlar. Yokmuş gibi davrandığın bir insanla aynı evi paylaşmak yalnızca. Derinlerde fırtınaların koptuğu ancak sahiline tek dalganın uzanmadığı bir aradalıklar. Görünürde hiçbir problem yoktur. Ancak, dile getirilmese de yaşanabilecek en büyük problem yaşanmaktadır sessiz sedasız. İnsanın yaradılışına aykırı bir haldir bu. Çünkü bize öğretilen ‘insanların konuşa konuşa anlaşabileceği' olmuştur hep. Bu ihtiyaçtan dolayıdır ki otobüste, minibüste ya da chat sitelerinde hiç tanımadıkları insanlarla dertleşiyor insanlar. Problemine bir çözüm bulacağı umudu değil aslında onları bu yola iten. Karşısındaki kim olursa olsun konuşmaktır tek istediği. Ancak bu yollarla rahatlamayı reddeden ya da problemine daha köklü ve profesyonel çözümler bulmayı tercih edenlerse uzman yardımına başvuruyor. Psikiyatri klinikleriyle, psikologlara başvuranların önemli bir miktarını iletişim sorunlu insanlar oluşturuyor.

Evet, hayatı bir tiyatro sahnesine benzetirler. Herkes aldığı rolü oynar ve çekilir sahneden. Bazılarımızın payına düşense pandomim olur nedense. Konuşacak bu kadar çok şey, sevgimizi ifade içinse bunca güzel söz varken susmak niye? Kaybettiğimiz zamanı tekrar yakalamak mümkün olmayacak. O halde sahip olduğumuz zamanı hem kendimiz hem de ailemiz için en güzel hale dönüştürmemiz gerekmez mi? Lütfen başınızı sallayarak cevap vermeyin.

Kaynak: Ebru Nida Bilici, Zaman Gazetesi

Orijinal metne ulaşmak için buraya tıklayınız.

 

Powered by Web Agency
 

Bu yazıya 0 Yorum yapıldı.

Yorum yapmak ister misiniz?


    • >:o
    • :-[
    • :'(
    • :-(
    • :-D
    • :-*
    • :-)
    • :P
    • :\
    • 8-)
    • ;-)



    Yeni bir harf grubu için tıklayınız.