Kahire’ye ve kızlarına dair… |
| Çarşamba, 11 Ocak 2012 10:50 |
|
Kahire, Âdem Peygamber’den bu yana nice tuhaf hadiseler görmüş, bağrında hem zalimlere hem peygamberlere yer açmış bu kadim şehir, başa çıkabilmiş midir devrimle? Ve yeni Kahire, kızlarına şimdi ne söylemektedir? Başından yenice bir devrim geçmiş şehir nasıldır, hâli vakti nicedir, kimseler sormuyor. Zorlu bir badire atlatmıştır hâlbuki. Mücadele edeyim derken hırpalanmış, meydanından, sokağından, kaldırımından, binasından epeyce yara almıştır. Öyledir ya! Şehir dediğin cansız mıdır? Her gün yeniden dirilir, her an yeniden yaratılır o da… İşte bu yüzden, Kahire’de halk sokağa döküldüğünde, o halkla beraber soluk alıp veren şehri de düşünmeli. Canı yanan insan mıdır sade? Devrimden önce Kahire, mevsimine göre bir kokusu, kendine has uğultusu olan, keşmekeşiyle insanı hem kendine bağlayan hem yoran, tezatlarıyla şaşırtan bir şehirdi. Huzurlu bir karmaşa, aceleci bir sükûnet, gösterişli bir tevazu… Kimi vakit bütün şehir, kızgın çöl güneşinin altında derin bir uykuya yatmış gibiydi, kimi de sokaklar, binlerce yıldır kaynayan bir arı kovanı… Şimdi, devrimin üzerinden bir yıl geçmişken gidip görmeli: Bizim yaşlı ama güzel Kahire nasıl acaba? İlk izlenimler havalimanından başlar. Şehrin modern kapısı… Bir içeri girebilsek! Uçak boşaldı, yolcular çil yavrusu gibi dağıldı, biz bekliyoruz; ama neyi? Çok geçmeden anlaşılıyor. Belki yarım saattir konuşan, tartışan Mısırlı görevliler, meğer bizim için ‘güvenli’ bir güzergâh seçme telaşındaymış. Biz kimiz? ‘2011 Evliya Çelebi Yılı’nın son etkinliğini Mısır’da yapmak üzere toplanmış bir grup akademisyen ve seyyah… Tamam, organizasyon Türk Dil Kurumu ve Yunus Emre Vakfı ortaklığıyla epeyce resmî bir görünüm arz ediyor, bunca ihtimam normal sayılmalı. Ancak şurası açık ki ‘güvenli güzergâh’ arayışı Kahire için nevzuhur bir hadisedir ve az evvelki patırtı, sırf yolcular Tahrir Meydanı’na epeyce yakın bir otele gidecek diye çıkmıştır. Ne ki beyhude yere… Onca hesap kitap, yol tarif etmeler, iltimas geçmeler, Kahire kolumuzdan tutup çekince bizi, heba olup gitti. ‘Gerçek’le kestirmeden buluştuk ve kapanan yollar yüzünden iyice ağırlaşmış bir trafiğin içinde, ‘güvenli güzergâh’ arayışının ne kadar tuhaf olduğunu anlamış bulunduk. Yol akmıyor ve biz arabanın içinde, Tahrir’in tam dibinde, bütün odaları tek tek yakılmış parti binasına nazır, hiç dinmeyen siren sesleri yüzünden tedirgin bekleşiyoruz. Kan bulaşmış beyaz önlüğü, eldivenleri ve yüzünde kederiyle trafik polisliğine soyunmuş genç bir doktorun ambulansa yol açma çabası tansiyonu yükseltiyor, meydanda çatışma mı var, yoksa bir trafik kazası mı? Sol tarafta, bir grup göstericiyle karşılaşınca bir de… Üniversiteli kızlar, öldürülmüş arkadaşlarının fotoğrafı ellerinde, sükûnetle geçip gidiyorlar yanımızdan. Kahire, bıraktığımız Kahire değil belli… Ama bıraktığımızdan çok farklı da değil. İşte Nil ve köprüler… Az önce gördüğümüz başları öne eğik, üzgün yürüyen üniversiteli kızların ikliminden epey uzakta, köprü üzerine serpiştirilmiş renkli boncuklar gibi duran başka kızlar ve yanlarında delikanlılar… Tahrir Meydanı ve o meydanda gece gündüz bekleşen gençler, iki adım ötede değil de dünyanın diğer ucunda sanki. Öyle kayıtsız, öyle müdanasızlar… O gün ve sonraki günlerde anlaşılıyor ki Kahire, Hz. Âdem’den bu yana nice tuhaf hadiseye, nice kedere, sevince, hem zalimlere hem peygamberlere bağrında yer açan güngörmüş Kahire, bu devrimin de üstesinden gelmiş, sakinlerinin telaşına aldırmadan sabırla beklemektedir. Beklerken de yaşamaya devam etmektedir; hiçbir şey olmamış gibi, olanlar her çağda üzerine sinen kokulardan bir koku, renklerden bir renk gibi, “Bu ne ki! Ben neler gördüm neler!” der gibi... “Tahrir’de bir şeyler oluyor, geceleri sokağa çıkmayalım.” diyenler, Hüseyin Meydanı’na giden çok katlı köprülerden geçerken aşağılarda iğne atsan yere düşmez caddeleri, alışveriş eden kalabalıkları gördüler, her şey yolundaymış gibi… El Fişavi Kahvesi’nde naneli çaylarını yudumlayanlar, nargile dumanı arasında kaybolanlar aynı saatlerde Tahrir’de toplanan kalabalıktan habersiz gibi… Ama Han Halil Çarşısı ve ehramların civarındaki satıcılar, eskisinden biraz daha ısrarcı sanki. Yapışkan, bezdirici bir ısrar… Taksicilerin de yeni bir mazereti var artık: “Tahrir kapalı, ters yola girdik. 25 dedim; ama 40’tan aşağı gitmem.” Başka ne var? Hiç dinmeyen sirenler, iyice ağırlaşmış bir trafik, arada bir duyulan silah sesleri ve Tahrir’deki gösterilerin şiddetine göre açılıp kapanan Kahire Müzesi… Duvar yazıları da yeni tabii: “Yüzünü kaldır, sen Mısırlısın”, “Hedefimiz adalet ve hürriyet”, “Ülkenizi geliştirin”, “Orduyla halk el ele”… Kahire, kökleri çok derinde olduğundan belki, 20 milyonu bulan sakiniyle, bunca belirsizliğin içinde bile yönünü kaybetmemiş, rotasından çıkmamış, güvenli ve emin bir belde… Şehirden korkanlar bunu böyle bile… Kahire’nin kızları gelecekten ümitli Tahrir’de özgürlük için toplananlar arasında, ekranlara pek yansımasa da genç kızlar da vardı. Onlardan birkaçıyla Kahire’de Kansu Gavri Kültür Merkezi’nde karşılaşınca sohbet kaçınılmaz oldu. El Ezher, Ayn Şems ve Kahire üniversitelerinin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okuyan kızlar, sevimli bir Türkçeyle gelecekten ne beklediklerini anlattılar. Hacer Abdullah (22): Okula ilk başladığımda mezun olurum, bir iş bulabilirsem çalışır, bulamazsam evlenirim diye düşünüyordum. Hedefim vardı; ama ümitsizdim. Sadece özel kişiler iyi yerlere gelebiliyordu çünkü. Devrimden sonra çok şey değişti, önceden olsa sizin sorularınıza cevap veremezdim; ama şimdi düşüncelerimi herkes duyabilir. Bugün her şey ‘aydın’ oldu. Şimdi genç bir kız olarak iyi bir iş bulabilirim, öğretmen veya akademisyen olabilirim. Düşüncelerimi öğretmek fırsatı var artık. Tahrir Meydanı’nda şimdi neden kargaşa var? Düşmanlar özgürlüğümüzü istemiyor. Engel olmak istiyorlar; ama devrimi nasıl yaptıysak bu engeli de öyle aşacağız. Okula ilk girdiğimde herkes, “Neden Türkçe öğreniyorsun, bu dilin burada hiç önemi yok.” dedi; ama üç yılda ilişkiler çok gelişti. Önce Türkleri çok görmüyorduk Mısır’da, şimdi maşallah bayağı çoğaldı. Ben de Türkiye’ye gidince kendimi ülkemde hissettim. Hedefim, Türkiye’de yüksek lisanstan sonra Arapça öğretmenliği ve tercümanlık yapmak. Şeyma Şeref (19): Önce Türkiye’yi çok sevdim, sonra dilini öğrenmek istedim. İlk sene biraz çekingendim; ama arkadaşlarım cesaretlendirdiler. Şimdi her şey yolunda… İleride büyük tercüman olmak istiyorum. 18 gün boyunca Tahrir’e gittim. Devrimde benim de emeğim var. Selma Hasan (21): Okul bitti, şimdi Yunus Emre Kültür Merkezi’nde Türkçe kursuna gidiyorum. Biz, gösteriler başladığı gün ve sonraki günler Tahrir’e ailecek gittik. Çünkü zulümden çok nefret ediyoruz. Mısırlılar çok zulüm gördü. Bu devrim ve Tahrir Meydanı bizim umudumuz, sonuna kadar bırakmayacağız. Ama şu günlerde meydana pek gitmiyoruz; çünkü orada ‘karışıklık’ yapmak isteyen başka gruplar var. Para alıyor ve olay çıkarıyorlar. Wesam Madbouly (20): Bazı anneler kızlarının dışarıya çıkmasını istemiyor, korkuyorlar. Gösteriler ve dışarıdaki karışıklık, eğitimimizi etkiledi, dersler azaldı. Devrimden önce Mısır’dan kaçmak istiyordum. Tek düşüncem buydu. Hedefimi burada gerçekleştiremezdim. Ama devrimden sonra iyimser oldum. Türkçemi geliştirmek, Türkiye’de mastır yapmak ve Mısır’da yaşamak istiyorum. Artık kaçmak yok. Manar Farag (19): Biz çok korktuk. Erkek kardeşlerim gösterilere katıldı; ama babam bazen yasakladı dışarı çıkmamı. Ben okumayı çok istediğim için onu ikna ettim ve çıktım. Tercüman olmak istiyorum, mastırımı burada yapacağım ve bazı kitaplar almak için Türkiye’ye gideceğim. Mastırımı Osmanlı üzerine düşünüyorum. Nuran Yesir (21): Birinci sınıfta olup da zorlananlara ‘Sakın bırakmayın!’ diyorum; çünkü Türkçe Mısır’da çok gelişmeye başladı. Tercüman olmak ve Türkler gibi konuşmak istiyorum. Devrim öncesinde biz hiçbir şey bilmiyorduk. Kimse hiçbir şey düşünmüyordu. Ama şimdi sorabiliyoruz: “Devrimin üzerinden bir yıl geçti, başbakan hâlâ niye seçilemedi?” Kaynak: Ülkü Özel Akagündüz - Aksiyon |

Bu yazıya 0 Yorum yapıldı.