Aktif Ziyaretçiler

Şu anda 88 konuk çevrimiçi
Banner Campaign

Siteiçi Arama

Röportaj Tweetleri

Zuhal Şeker, 'En büyük eksikliğim yemek yapmayı hiç bilmemek'

8 kişi tarafından değerlendirildi.
Cumartesi, 11 Ekim 2008 21:54
Toyota, Turkcell ve Ülker gibi Türkiye'nin en büyük kurumlarında kurumsal iletişim koordinatörü olarak çalışan Zuhal Şeker, en büyük eksikliğinin yemek yapmayı bilmemek olduğunu söylüyor. 4 yaşında Can isminde bir oğlu olan Şeker,  "Bazen, keşke daha evvel anne olmaya karar verseydim de daha çok çocuk doğurabilseydim." diyor.

Açıkça söylemeliyim ki Ülker Kurumsal İletişim Genel Müdürü Zuhal Şeker, röportaj yaptığım kişiler arasında beni en çok etkileyenlerden… Bir kere samimi, açıksözlü ve konuşurken hep gözlerinizin içine bakıyor. Başarılarla dolu kariyerini anlatırken abartısız, sakin ve kendinden emin. Ankaralı memur bir ailenin kızı olan Zuhal Şeker’in kariyeri benim için çok ilham vericiydi.

Türkiye'de yüksek bir hayat standardı varken her şeyi bırakıp İngiltere'ye giden, orada kasiyerlik yapan Zuhal Şeker Tucker,

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Ekonomi bölümünden mezun oldunuz. Siyasal birçok insanın hayallini süsleyen bir okuldur. Siz de çok isteyerek mi girdiniz?

Belki abartılı bulacaksınız ama ilkokuldan itibaren eğitim sistemini sorgulayan bir öğrenci oldum. Çok başarılı bir öğrenciydim de ama öğrendiğim şeyler beni hiç tahmin etmezdi. Arkadaşlarım da ben de öğretmenlerin, şimdiki deyimle “koç” olması çok isterdik. Eğitim sistemini bu kadar eleştirsem de ünivesitede bilinçli bir tercih yapamadım. Bizim dönemimizde başarılı öğrencilerin tıp okuması bekleniyordu; bu nedenle ilk 5 tercihim tıptı. Diş doktorumdan çok etkilendiğim o bölümü de yazdım. Ama tercih formunu yanlış doldurmuşum. 6. tercihe “iyi okuldur, yaz” dedikleri Ankara Siyasal koyup, sonra da diş hekimliklerini yazmışım. Bu yüzden epey bir yüksek derece ile Ankara Siyasal’ı kazandım. 5’inci değil 1’inci tercihim Gazi Tıp olsaydı, bugün belki doktor olacaktım. Adaptasyonla geçen ilk seneden sonra siyasi tarih ve ekonomi okumaktan keyif aldım.

Okuldan sonra hemen reklam sektörüne mi girdiniz?

Arthur Andersen öğrenci seçmek için bizim okula gelmişti. Ben de form doldurmuştum. Hem özel sektördü, hem okulumla alakalı bir işti, hem de çocukken yazlarımı halamın Moda’daki evinde geçirdiğim için İstanbul’da yaşamak istiyordum. 1 yıl Arthur Andersen’de çalıştım. Ama pazarlama iletişimi alanında çalışmam gerektiğini fark ettim ve bir danışmalık şirketi ile görüşmeye gittim. Onlar da “satış ya da pazarlama kulvarında çalış” dedi. Sağa sola reklam ajansında çalışmak istediğimi söyledim. Bir reklâm ajansına girip 1 yıl çalıştım. Sonra 6 ay kadar RPM Radar’da, 1 yıl Hürriyet gazetesinde çalıştım. İlk iş teklifimi Yapı Kredi Sigorta’dan aldım. Hürriyet’ten ayrılıp hemen oraya geçtim. Orada geçirdiğim 4,5 yıl benim için çok önemliydi.

Yapı Kredi Sigorta Afife Tiyatro Ödülleri de sizin döneminizde başladı. Bu projenin sizin kariyerinizdeki yeri nedir?

Genel müdürümüz Erhan Dumanlı diğer şirketlerden farklılaşmak için bir şey yapmamızı istedi. Bunun üzerine Haldun Dormen’i aradım. Bize birkaç proje getirdi. Afife Tiyatro Ödüllerini yapmaya karar verdik. Aslında Erhan Bey’in o gün başlattığı çalışma, bugün kurumsal itibar dediğimiz, beni bugünlere getiren işin ilk tohumuydu. Benim için çok öğretici bir deneyimdi.

Sonra bir dönem yurtdışında yaşadınız bildiğim kadarıyla…

Mesleğimle ilgili bir şeyler öğrenmek, yabancı dilimi geliştirmek ama daha önemlisi kendi başıma yurtdışında yaşayabilmek için iki yıl İngiltere’de yaşadım. Bu ülkede gençler hep ebeveynleriyle şekilleniyor. Oysa erken devredilmiş yaşam bilinci insanı çok daha çabuk yoğuruyor ve kişiliklendiriyor. 17–18 yaşlarında hayatı 32’li yaşlardaki tecrübemle yaşamayı çok isterdim.

İngiltere’ye gittiğinizde kaç yaşındaydınız?

28. Arabamı satıp 20 bin pound gibi iyi bir parayla gittim. 1 yıl İngiliz bir hanımla yaşadım. İngilizlerin nasıl yaşadığını gördüm. Sonra Londra’ya geçip West Minister University’de “Marketing communication and advertising” (Pazarlama iletişimi ve reklamcılık) üzerine sertifika programına katıldım. Param hızla tükeniyordu tabii. Bir Türk restoranında kasiyerlik yaptım. Ayrıca bir İngiliz aile, çocuklarını okuldan alıp anne gelene kadar beklemem karşılığı oda ve metro kartı verdi. Restoranda da yemek veriyorlardı. Böyle çok kısıtlı imkanlarla yaşadığım bir dönem oldu. Şunu söylemeye çalışıyorum; Türkiye’de müdür yardımcısıydım, altımda arabam vardı, yaşam standardım hiç fena değildi ama başka bir ülkenin yaşam tarzını öğrenmek bana çok iyi geldi. Her şeyi yapabileceğimi hissettim.

İngiltere’ye giderken “ya bıraktığım hayata dönemezsem” diye korkmadınız mı?

Hayatımda hiç korku olmadı. Hayatı tüketirken hep çok inandığım şeyleri yaşadım. Ne yaparsam hep çok iyi yapacağıma inandım. Her sabah hayata “Tanrım ne kadar şanslıyım” diye başlıyorum. İçimdeki o enerji beni çok korkusuz kılıyor. Kaybetme kaygım sadece aileme ve sahip olduğum insanlara karşı. Onun dışında işimi ya da elimdeki şeyleri bir gün kaybedersem korkusu yaşamadım. Çünkü bunlar için kaygılanmanın anlamı yok.

Türkiye’ye neden döndünüz?

Param bitiyordu, herhalde biraz da sıkılmıştım. İzmir Tolga bir gün “Zuhal gelmeyecek misin artık; bu kadar uzun süre mesleğinden ayrı kalma” dedi. Toyota bir pazarlama iletişim müdürü arıyormuş; hemen döndüm. O zaman Toyota’nın genel müdürü olan Hazım Kantarcı’yla görüştüm. Şansım yaver gitti, kabul edildim. 4,5 çalıştım Toyota’da. Sonrasında ise ilk defa bir headhunter beni aradı ve Turkcell’e geçtim.


Turkcell o dönemde yükselen bir firmaydı. Görüşmeye giderken ne hissediyordunuz?

Kapıdan içeri girerken kalbim küt küt atıyordu. Toyota’da bir fabrika binasında çalışıyordum. Turkcell ile Toyota’nın koşulları arasında çok fark vardı. “İnşallah olur, inşallah olur” diyerek gittim. 2–3 görüşmeden sonra müspet gelişti ve 4 yıl da Turkcell’de çalıştım.

Siz çalıştığınız yerlerde hep 4-4,5 yıl çalışıyorsunuz. Neden?

Bunun bir şans olduğunu düşünüyorum çünkü gelişimime çok katkısı oldu. Gazetede, reklâm ajansında ve reklâm veren tarafında çalıştım. Bu 3’lüyü görmek insanda çok ufuk açıcı ve tamamlayıcı bir yapı oluşturuyor. Diğer kurumların çalışma sistemini bilerek müşteri kanadında oturmak çok bilinçli bir yaklaşım getiriyor. Yapı Kredi Sigorta ve Toyota mesleği iyice öğrendiğim yerlerdi. Turkcell’i ise doktoram olarak düşünürüm hep.

Turkcell’den ayrıldıktan sonra Ülker’i tercih etmenizin nedeni neydi?

Açıkçası Ülker’in gıda kategorisinde büyük bir firma olduğunu biliyordum ama pazar payına, toplam cirosuna, yapılanmasına çok hakim değildim. İnternet sayfasına girip okudum. Sonra Murat Ülker ile tanıştım. İlk görüşmeden sonra Ülkerli oldum. Görüşme bende çok pozitif intiba bıraktı. Ayrıca gıda başlı başına beni cezbeden bir kategori oldu. Hızlı tüketim malları sektöründe çalışmak benim için çok büyük bir fırsat. Öğreneceğim çok şey var ve bu beni çok heyecanlandırıyor. Ayrıca kurumsal iletişim departmanı yeni kuruluyor. Bu yapıyı kurmak, geliştirmek de beni çok motive ediyor.

“İlk görüşmeden sonra Ülkerli oldum” dediniz. Sizi cezbeden neydi?

Öncelikle Ülker’in kendi kategorisinde bir numara olması beni çok etkiledi. İkincisi kurumsal iletişim departmanının yeni olması beni cezbetti. Turkcell’de de kurumsal iletişim departmanını şekillendirmiştim. Girdiğimde departmanda yanlış hatırlamıyorsam 5 kişi çalışıyordu, ben ayrılırken 22 kişi olmuştuk. O tecrübe ile burada bir yapı kurmak çok güzel, heyecanlı bir şey. Ayrıca gıda kategorisindeki bir şirkette çalışmak da çok keyifli.

Bir iletişimci olarak insanlarda neye dikkat edersiniz?

İnsanları çok seyrederim; kıyafetlerini, saçlarını, el kol hareketlerini, konuşurken nereye baktığını, kendini nasıl ifade ettiğini sürekli izlerim. Bence bu bir iletişimcinin de doğasında olması gereken bir şey. Çünkü sözlerle iletişim kurarken makyajlamadığımız bir vücut lisanıyla da konuşuyoruz. Eğer kelimeler gözlerinizle desteklenmiyorsa inandırıcılık seviyesi düşük oluyor. Onun için sanki kafamda gizli bir fotoğraf makinesi var ve onunla insanların gülüşlerini çekiyorum. Bunun bana çok artısı oldu iş hayatımda.

Gözlemleriniz dışında nerelerden beslenirsiniz?

Çok doktrinel bir insan olmadım hiçbir zaman. Kitapları okuyup o şöyle demiş, bu böyle demiş diye öğrenmeye çalışmam. Çünkü onların dogma olduğunu düşünürüm. Gerçek hayat apaçık şeylerle dolu. Hayat, kitap okumak gibi. Bir siyasi yöneticinin ya da CEO’nun yaptığı konuşma o kadar öğretici ki… O yüzden hayatın kitap gibi okunası bir yer olduğunu düşünüyorum. Sanırım bu beni çok farklı kılıyor. İşim gereği birçok sanatçıyla, iş dünyasından çok değerli insanlarla tanışıyorum. Her birinde farklılığı keşfetmeye çalışıyorum. Her insanın sana verebileceği o kadar çok mesaj var ki; yalnızca almayı, görmeyi bil.

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

Her sabah 7’de uyanırım. 8’den 9’a kadar günlük gazeteleri okuyup haberdar olmaya çalışıyorum. Günde en az 2 randevum oluyor. Ayrıca ekiple iş paylaşımı yapmak, iş süreçlerinin nasıl aktığını görmek çok vaktimi alıyor. Bu arada yazılı medyayı, özellikle dergileri takip edememe düşüncesi beni çok endişelendiriyor. Onları okumadan haftayı kapatmak istemediğim için gece yatarken ev ödevi gibi gazete ve dergi okumaya çalışıyorum. Sinemaya bile çok uzunca süredir gidemedim. İnşallah bunların hepsini yoluna koyacağım. Çünkü ben, salt iş hayatındaki başarının değil, yaşamın toplamındaki başarının önemli olduğuna inanıyorum. Ah keşke onu da şöyle yapsaydım dememek için aileme çok vakit ayırmaya çalışıyorum.

İş dışında nelerle ilgilenmeyi seviyorsunuz?

4 yaşında bir oğlum var; Can. İş dışında aklıma gelen tek şey onunla birlikte olmak. Can’ı saatli yetiştirmeye çalışıyorum; 9 oldu mu yatar. Akşam 8 gibi evde olabilirsem, 1 saat onunla çok etkin yaşamaya gayret ediyorum. Maalesef Can’ı internet kullanıcısı yaptım. Bu konuda suçluluk hissediyorum. “Up to ten” diye bir oyun sitesi var çocuklar için, her gün 15 dakika orada oynuyoruz. Tabii erkek çocuğu olduğu için topla oynamayı çok seviyor. Legolar yapıyoruz. En büyük zevkim Can’la oynamak.

Ayrıca annem, babam, kızkardeşlerim benim için çok önemli. Haftasonları onları görmeyi çok önemserim. Büyük aile yemeklerini severim. Eşimin ailesine zaman ayırmaya çalışıyorum. Annem babam Ankara’da ama mutlaka birbirimize zaman ayırıyoruz. Üç kız kardeşiz. Birbirimizi arayıp çocuk konusundaki tecrübelerimizi aktarıyoruz.

Ev yaşamında keşke yapabilseydim dediğiniz bir şey var mı?

Yemek yapmayı hiç bilmem. En büyük eksikliğim diyebilirim. Can için bir şey öğrenip en azından onu en iyi pişiren kişi olmak istiyorum. İki üç sene önce öğrendiğim muzlu cevizli bir kek var. Sürekli onu yapıyorum. Her yaptığımda daha iyi oluyor. Can’a hep bunu yapayım, hiç olmazsa “annemin keki” desin istiyorum.

Çalışan bir anne olarak, oğlunuzla fazla ilgilenemediğinizi düşünüp üzüldüğünüz oluyor mu?

Can’ı büyütürken hiç vicdan azabı yaşamadım. Ben, herkesten daha değerli olduğuma inanırım. Kendimi değerli görmem etraftaki ilişkileri daha sağlıklı yaşamamı sağlar. Dolayısıyla benim mutluluğum, sağlığım için çok önemli. Bu da Can’la ilişkimi daha sağlıklı yaşamamı sağlar. Can 40 günlük bile değildi, hiç emziremeden işe döndüm. O zamanki bakıcımız “Daha bebek, anlamaz” derdi ama her sabah Can’ı  kapının önüne kadar getirip beni işe uğurlamasını isterdim. Öyle bir rutin oluşturduk. Şimdi Can biliyor ki ben her sabah işe gidiyorum; “Bye bye anne” diyor. Akşam geldiğimde kapıyı ilk o açıyor.

Anne ve babaların iki arada kaldığını görüyorum. Vicdan azabı çekiyorlar. Çocuk bu vicdan azabını hissettiği anda seni kullanmaya başlıyor. O zaman da sistemsizlik oluşuyor. Annenin ve babanın kararlılığı o kadar önemli ki… Ben gidiyorum dediğinizde tereddüt etmemelisiniz. Çünkü siz nasıl davranırsanız çocuk onu görüyor ve o şekilde hayatına geçiriyor. Ama onunla olacağınız zaman da yalnızca onunla olmayı seçmeniz lazım. Bunları iyi yönetebilmek gerekiyor. O zaman çocuklar çok uyumlu ve kaprizsiz oluyor. Büyük konuşmayayım ama şimdiye kadar çok zorlanmadım. Bazen, keşke daha evvel anne olmaya karar verseydim de daha çok çocuk doğurabilseydim diyorum.


Kaynak: Oylum Çağan, www.insankaynaklari.com

Powered by Web Agency
 

Bu yazıya 1 Yorum yapıldı.

Feed
  1. Oncelikle yazinin kaynagi Oylum Cagan'a tesekkur ederim.
    Zuhal Seker olmak kolay degil ama olmak icin onun gibi icten ve sahici olmak gerekiyor diye dusundum. Bu yaziyi belki cok gec okudum (Agustos 2011, Toronto University, Kanada). Ancak dishekimligi fakultesinin dekani ile gorusmem vardi Turkiye'ye ait bir sey ile dekana gitmek istedim ve Godiva karsima cikti. Turkiye'de iken gazete haberlerinde Godiva ve Nisantasi haberleri okumus ve Zuhal Seker ile Godiva birlikte aniliyor diye dusunmustum. Toronto'da ilk Godivayi dunyanin en buyuk book store olan kitapcida kasada parami oderken gordum ve 100 gramlik cilekli cikolatalarini ilk orada denedim. Bir kac hafta sonra dekan ile randevumda eli bos gitmek istemedim ve Godiva-Turkiye bana yardimci oldu. Tesekkurler Godiva Tesekkurler Zuhal Seker Iyiyki varsiniz

Yorum yapmak ister misiniz?


    • >:o
    • :-[
    • :'(
    • :-(
    • :-D
    • :-*
    • :-)
    • :P
    • :\
    • 8-)
    • ;-)



    Yeni bir harf grubu için tıklayınız.